Israel-US Attack on Iran and International Law: Preemptive Strike or the Law of the Strong?
Son günlerde İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik başlattığı askeri eylemler ve bu eylemleri "önleyici meşru müdafaa" (preemptive self-defense) zeminine oturtma çabaları, uluslararası hukukun temel prensiplerini bir kez daha tartışmaya açmıştır. Jeopolitik satranç tahtasında hamleler sertleşirken, devletlerin askeri güç kullanımını hukuki bir kılıfa sokma arayışları, hukukun evrensel kuralları ile büyük güçlerin stratejik çıkarları arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir.
The Claim of "Preemptive Self-Defense" and Jus Cogens Norms
Uluslararası hukukta, devletlerin uyuşmazlıkların çözümünde veya herhangi bir şekilde kuvvet kullanmaları kesinlikle yasaktır ve bu "Kuvvet Kullanma Yasağı", hiçbir surette sapılmasına izin verilmeyen, emredici nitelikteki "Jus Cogens" normlarından biridir. Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın 2. Madde 4. Fıkrasında açıkça yasaklanan kuvvet kullanımının yalnızca iki meşru istisnası vardır: BM Güvenlik Konseyi kararı ve meşru müdafaa hakkı.
BM Şartı'nın 51. Maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkı, doğal bir hak olmakla birlikte "gereklilik" ve "orantılılık" gibi çok sıkı iki koşula bağlanmıştır. Gereklilik koşulu, uğranılan bir saldırıyı defetmek için kuvvet kullanmanın mecburi olmasını ararken; orantılılık koşulu, kullanılan kuvvetin uğranılan saldırının niteliği ile eşdeğer olmasını emreder.
İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik eylemlerini dayandırmaya çalıştıkları "önleyici meşru müdafaa" konsepti ise aslında 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan "Bush Doktrini"nin bir yansımasıdır. Bu doktrin, ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olduğuna inanıldığında "ilk saldıran" taraf olmayı ve haydut devletlere karşı önleyici savaş (preemptive war) açmayı öngörmektedir. Uluslararası hukuku ihlal eden devletler dahi, meşruiyet zemini arayışıyla eylemlerini hukuka uydurmaya çalışırlar; nitekim ABD, geçmişte Afganistan ve Irak işgallerini de Bush Doktrini kapsamında meşrulaştırmaya gayret etmiştir. Ancak henüz gerçekleşmemiş, farazi veya gelecekteki bir tehdide karşı "ilk vuran" olma mantığı, uluslararası hukukun aradığı katı "gereklilik" ve "orantılılık" ilkeleriyle açıkça çelişmektedir. Bu yaklaşım, evrensel hukuk kurallarından ziyade, Karl Marx'ın "Yumruk Kanunu" olarak adlandırdığı ve günümüzde "güçlünün hukuku" anlamına gelen faustrecht kavramının uluslararası arenadaki bir tezahürüdür.
The Geopolitical and Legal Dimension of the Hormuz Strait Crisis
Bu askeri tırmanışın en tehlikeli potansiyel sonuçlarından biri şüphesiz Hürmüz Boğazı'nın durumudur. Küresel enerji arzının kalbi olan Orta Doğu'dan ihraç edilen ham petrolün çok büyük bir kısmı Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı rotasını izlemektedir. Hürmüz Boğazı'nın fiili kontrolü İran donanması tarafından sağlanmaktadır.
İran'ın, dünya ham petrol taşımacılığının yaklaşık %90'ını kesecek olan bu boğazı her an ablukaya almak için bir bahane bulması kuvvetle muhtemeldire nitekim bunu yaptığı yolunda haberler gelmektedir. Uluslararası deniz hukuku, boğazlardan "transit geçiş" (transit passage) hakkını güvence altına alarak küresel deniz ticaretinin kesintisiz sürmesini amaçlar. Ancak savaş durumlarında kıyıdaş devletlerin ulusal güvenlik refleksleri bu hukuki rejimi fiilen askıya alabilir. Enerji üretim bölgelerinde yaşanan herhangi bir küçük ölçekli türbülansın bile petrol fiyatlarında ciddi dalgalanmalara yol açtığı düşünüldüğünde, Hürmüz'ün kapanması küresel ekonomiyi derinden sarsacak bir senaryodur.
Insurance and Energy Security Under the 'War Risk' Squeeze
Bölgedeki çatışma ortamı, hukuki bir sorun olmanın ötesinde deniz ticaretini ve sigorta piyasalarını doğrudan kilitleyen bir yapıya sahiptir. Tüketiciler açısından enerji güvenliği, enerjinin makul fiyata ve kesintisiz olarak temin edilmesi anlamına gelirken; fiyatlardaki aşırı yükselme ve oynaklık tüm dünya ekonomileri için büyük bir tehdittir.
Artan askeri hareketlilik, denizcilik sektöründe "Savaş Riski" (War Risk) primlerinin astronomik seviyelere çıkmasına neden olmaktadır. Sermaye piyasaları ve sigorta sektörü, yüksek jeopolitik risk barındıran bu tür ortamlarda projeleri finanse etme ve deniz ticaretini sigortalama konusunda giderek daha isteksiz hale gelmektedir. Sigorta şirketlerinin Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz'e giren ticari gemilere güvence sağlamaktan çekinmesi veya fahiş primler talep etmesi, uluslararası hukukun seyir serbestisi ilkesini fiilen işlemez hale getirmektedir.
ABD ve İsrail'in "önleyici meşru müdafaa" doktrini, BM Şartı'nın Jus Cogens karakterli kuvvet kullanma yasağını esneterek uluslararası hukuku ciddi bir erozyona uğratmaktadır. Bu tür eylemlerin yaratacağı bölgesel kaos; Hürmüz Boğazı gibi kritik deniz yollarının kapanması ve fırlayan sigorta maliyetleri üzerinden tüm dünyanın enerji güvenliğini rehin almaktadır. Uluslararası toplumun önündeki asıl sınav, kurallara dayalı sistemin (ius gentium) "güçlünün hukuku"na (faustrecht) karşı nasıl korunacağıdır.
Source: www.denizhaber.com
